3 Şubat 2012 Cuma

Kuantum Fiziği ve Kuantum Düşünce 
Geçmişten geleceğe doğru akan Kuant parçacıklarıyla (bizim evrenimiz), gelecekten geçmişe akan (soyut evren) Takyon parça-bütünselliği arasında, sıfıra yakın bir Planck (*) zaman ölçüsü içerisinde Bir var olan bir Yok olan evren içerisinde varoluşumuzu gerçekleştiriyoruz.  Bu var oluş ve yok oluş’un merkezinde, AN ölçüsünde yaşayan insanlar, Bütün Evren ve Bütün Zeka kavramını anlayarak Bütün Düşünerek hareket edebilecekler mi? 
Canlı varlıkların organize durumu, düzenli bir yapı oluşturur. Yani yaşam içerisinde bir ahenk, bir düzen vardır. Bilim adamları buna Entropi’nin  azalması diyorlar. Entropi(*): düzensizliğin ölçüsü anlamındadır. Entropi düşük ise düzenli bir yapının varlığını gösterir. Entropi Kanunu(düzensizlik kanunu) evrendeki düzeni ortaya koyan en büyük delillerden biridir. Yaklaşık onbeş milyar yıldan beri varlığını sürdüren evrenin şu anki entropisi hesaplara göre şaşırtıcı derecede düşüktür. Bu bize evrende birdüzenin olduğunu gösterir ki evrenin ilk başlangıcının çok düzenli olarak başladığını ortaya koyar. İlginç olan başka bir durum ise, evrendeki sistemin herhangi bir kısmında bir entropi artışı olursa (düzensizlik artarsa) başka bir kısmında entropi azalır (yani düzen artar). Fakat bu artış ve azalmalar geçicidir ve ne kadar büyük olursa düzelme de o kadar çabuk gerçekleşir.
Evrenin başlangıcının aşırı derecede düzenli oluşu, özel bir durum ve simetri ya da ekonomi ilkesine tabi olarak var olduğunu ortaya koyuyor. Sonuç olarak evrende Bütünsel bir zeka var ve evren birbirini tamamlayan ahengi ile bütünsel yaşam organizasyonu.
ilerleyen satırlarda bahsettiğim çok ilginç bir konu var. Ve elimden geldiğince açıklayıcı ve anlaşılır bir dille anlatmaya çalışacağım:Takyon(*)lar, evrenin düzenini sağlayan parça-bütünsellikler. Onların görevi bilgiyi arttırmak, düzeni sağlamak. Kuantların düzensizliğinin aksine, onların bütünselliği düzeni sağlar. Kendi enerjilerini ve ısılarını kendileri yaratırlar. Ve bizim evrenimizde en yüksek hız olan ışık hızından milyonlarca kez hızlıdırlar. Bizim evrenimizde enerji küçülerek kesirler halinde sıfıra yakın bir durumda biter, oysa takyonlarda bu tam tersidir. Onların enerjileri ise katlanarak sonsuza kadar büyümektedir.
Takyonların varlığı, evrenimizi tanımada büyük rol oynadı. Aynı zamanda 5. Boyut olarak düşünce/bilinç/ruh/melek olarak adlandırılan varlıkların boyutu olduğunu da bilimsel olarak açıklanabilir hale getirdi.

Kuantlar ve Takyonlar
Kuantum kuramının temel fikirlerini önce 1900 yılında Max Planck ortaya attı; ama sonraki açıklama ve matematik formülasyonlarda Einstein, Bohr, Schrödinger, Louis de Broglie, Heisenberg, Born ve Dirac'ın da aralarında bulunduğu çok sayıda bilim adamı rol oynadı.
Kuantum kuramının keşfinin öyküsü, 1900 yılında ilk adım olarak Max Planck (1858-1947) 'ın siyah cisim ışıma yasasını bulmasıyla başladı.
Kuantumun keşfi ile ilgili konuları bir çok yerde okuyabiliriz. Fakat benim size anlatmak istediğim çok daha farklı bir konu var aslında. Kuantumun bizim hayatımızdaki yeri ve önemi. Kuantum elbette klasik Newton fiziğinden farklı. Yani, Newton fiziğine göre “kesinlik” bilgisinin yerini “olasılık-belirsizlik” bilgisi aldı. Newton fiziğine göre, hız sonsuz, zaman ise mutlaktı. Oysa Einstein, bizim evrenimizde ışık hızından daha hızlı bir hızın olmadığını, ve ışık hızında zamanın kısaldığını ortaya koymuş, günümüzde de bu deneylerle ispatlanmıştır. Bizim evrenimiz diyorum çünkü, maddi evrende en yüksek hız ışık hızı, ışık hızından sonra bildiğimiz SOMUT evrenin aksine SOYUT evren olduğu ortaya kondu. Soyut evrenin yapı taşları olan Takyonlar keşfedildi. Bilaniuk, Takyonların ışık hızından milyonlarca kez daha hızlı gittiğini, fakat hızları düşünce ve ışık hızına yaklaştıklarında ise takyonluktan çıkıp kaybolduklarını ortaya koydu.
Maddi evrenimizin yapı taşları kuantlar soyut evrenin de yapı taşları Takyonlardır. Takyonlar kuantların aksine parçacık halinde değil, bütünsel tümel yapıdadırlar. Takyonları oluşturan sonsuz enerji noktasal değil bütünseldir. Zamanda ters yöne hareket ederler. Bizim zaman anlayışımız geçmişten geleceğidir. Takyonlar gelecekten geçmişe doğru hareket ederler. Onların evreninde hız, zaman ile ters orantılıdır. Yani hız arttıkça zaman yavaşlar ve durur.
Elbette bu anlayışımızla bunu anlayabilmemiz ve kavrayabilmemiz belki şu aşamada zor olabilir. Ama bilim her geçen gün bu konudaki çalışmalarına yenilerini eklemektedir.
Atom altı parçacıklarının tamamı kuantum olarak nitelendirilebilir.Bu gruba giren birçok parçacık bulunmuştur ve halen araştırmaları devam etmektedir. İçlerinde en fazla bilinen ve herkesin yakından bildiğielektronlardır.
Kuantum adı verilen bu parçacıklar fizik evrenin her yerinde bulunmakta, sabit ve cansız olarak gördüğümüz her maddenin varlığı atomlara ve bu parçacıklara dayanmakta ve hareket halindedirler. 


Enerji ve Kuantum
Özellikle evlerde kullanılan, TV, bilgisayar ekranları, teypler, elektronik malzeme içeren tüm cihazlar hep kuantumların belli dış etkilere karşı gösterdiği tepkilerden yararlanılarak oluşturulmuştur.
Atom altı partiküllerinden kuarklarla leptonlar, kuvvet taşıyıcı parçacıklar aracılığı ile etkileşime girerler ve görünür maddenin tümüne vücut verirler.
Madde moleküllerden, moleküller atomlardan meydana gelir, atomları oluşturan da elektron ve çekirdektir. Atomun isim babası Demokritosbölünemez dediği atomlar da bölünebilir çekirdek ve elektronlardan oluşmaktadır.
Moleküller, çeşitli atomların birbirine eklenmesiyle ortaya çıkar. Kimya dilindeki element sözcüğü farklı atom yapısını belirtmek için kullanılır. Her elementin farklı atom yapısı vardır.
Görünen evrenin sabit duran tüm maddelerinin temelinde hareketli ve enerjik atomlardan oluşmuş bir bütünlük yatmaktadır.
Kuantum bize, baktığımız ve gördüğümüz her şeyin aslında bir de görünmeyen tarafı olduğunu ve bunları geniş alanlarda kullanma olanağı tanıma imkanı vermiştir.
Ucu bucağı belirsiz, sonsuz ufuklara kadar yayılan bu kozmosa, bilimciler "makrokozmos" adını verirler. Büyük evren....
Makrokozmostan sonra bir de "mikrokozmos" vardır. Yani küçük evren!
Büyük evreni herkes görebiliyordu, gece yıldızlara bakarak, güneşe ve aya bakarak... görülebilir bir evren... Belki ulaşımı bile kolay oldu ki, artık uydumuz Ay'dan sonra, insansız araçlarla gezegenlere gidebiliyor, Hubble teleskopu ile çok uzaklardaki galaksilerin bile fotoğraflarını çekebiliyoruz...
Peki göremediğimiz, mikrokozmoz evrene nasıl ulaşabilecektik?
Hareketsiz görülen, durağan olduğunu düşündüğümüz maddenin içine nasıl girecek, küçük evrene nasıl ulaşabilecektik?
20. asrın ilk çeyreğinde "Kuantum Fiziği" denilen ve akıllara durgunluk veren bir bilim kolu geliştirildi.
Bu ileri fiziğin kurucularından Niels Bohr, “Kuantum fiziğinden şok olmamış bir fizikçi, fiziği anlamamıştır” derken bu gerçeğe işaret ediyordu.
Çünkü Kuantum Fiziği, atom altı parçacıkların sırlar dolu perdesini biraz aralayınca anlaşıldı ki, atomların içinde de ahenkli ve heybetli bir kozmos vardır.
Gezegenlerin ahenkli yörüngelerinden sonra, atom çekirdeği etrafında dönen yörüngelerde hareket eden elektronların düzgün, bir yol izlediği düşünüldü. Ama aksine, bu elektronların hareketine "dalgalar" eşlik ediyor, ve bu dalgalar da bizimle sanki adeta "dalga geçiyor". Çünkü bu harekette kesinlik yok, yerleri tespit edilemiyor. İhtimallerle yeri tespit ediliyor, yani ihtimallere dayalı bir "belirsizlik prensibi" ortaya çıkıyor.
Yani elektron mikroskobundan bir elektronu inceleyen bilim adamı, nereye bakarsa elektronu orada görebiliyor. Bu da uzun çabalar ve uzun uğraşlar gerektiriyor.
Atom çekirdeğinin içinde bulunan proton var, ama protonun içinde ne var? Araştırıldı ve sonunda o da bulundu, protonun da içinde kuark adı verilen milimetrenin trilyonda biri kadar küçük bir mekana sığışmış parçacıklar var.Yani dünya içinde dünya, onun içinde de dünyalar.
Kuarkları da birbirine bağlayan kuvvetin ne olduğu da keşfedildi ve buna "gluon" denilen kütlesiz parçacıklar olduğu kesinlik kazandı..
En sonunda mikrokosmos yani küçük evren de keşfedilmiş oldu.
Derinlere inildikçe, inanılmaz güzellikler, birbiriyle çok güçlü enerjilerle bağlanmış parçacıklar, düzensizliğin içinde düzen ve matematiksel şaheserler keşfedildi..
Yani her şey birbirine enerji ile bağlı, düzensizliğin içinde düzen olan bir kaosun mükemmel uyumu.
İnsan, evren denilen bütünün bir parçasıdır, ki bu parça zaman ve mekanla sınırlandırılmıştır.
İnsan kendini, düşüncelerini, hislerini; bilincindeki yanılsamayla; bütünden ayrıymış gibi deneyimler.
Bu yanılsama, bir hapishane gibidir; kişisel isteklerimizi kısıtlar ve sevgimizi sadece çevremizdeki en yakın birkaç kişiyle sınırlandırır.
Yaşam görevimiz, sevgi çemberimizi genişleterek, tüm yaratılanı ve doğayı güzelliğiyle kucaklayarak, kendimizi bu tutsaklıktan/ hapishaneden kurtarmak olmalıdır.
Hiç kimse bunu bütünüyle başaramaz, ancak bunu başarmak işin gösterilen çaba, özgürlüğün ve içsel güvenliğin bir parçasıdır. (Albert Einstein).
Kuantum Teorisinin Düşünce Boyutuna Katkıları
Kuantum fiziği teorisinin yardımıyla, atomların ve moleküllerin iç yapılarına nüfuz edilebilmektedir. Günlük hayatımızda birçok elektronik alette kullandığımız ve teknolojinin hemen hemen temelini ve katkılarını oluşturmuştur.
Algıladığımız maddenin, klasik fizikten aksine sanıldığı gibi durgun durağan sabit bir yapısı olmadığı, alt boyutlarına doğru inceleme ve deneyler sonucunda cansız görünen her şeyin aslında bir enerji hareketi olduğunu kuantum teorisi sayesinde bilgilere ulaşılmıştır.
Fakat ilginçtir ki, yaşadığımız dünyayı bu şekilde göremiyoruz ve her şeyin katı madde olduğunu, sabit olduğunu görebiliyoruz. Enerjetik boyutunu görmemize engel nelerdir?
Karl Pribram şu biçimde veriyor:"Çünkü tüm duyu organlarımız şu veya bu şekilde mercekler sistemine göre ayarlanmıştır. Gözdeki mercek sistemi daha gelişmiştir; ama kulaktaki helezon ve hatta derideki algılama kanalları da hep mercek sistemine göre çalışırlar. Bekesy'nin çalışmaları, tüm sensorik yüzeylerin basit birer mercek gibi çalıştığını ortaya koymuştur."
Yani şunu düşünelim, bizlerdeki beş duyuyu kaldırın, önümüzde engel kalmasın, sırf frekanslardan oluşan sonsuz bir aleme tanıklık edeceğizdir. İyi ya da kötü olarak gördüğümüz her şeyin sadece ve sadece enerjilere tekabül eden frekanslar olduğunu görseydik, neler düşünürdük acaba?  Ve iyi ya da kötü olarak gördüğümüz herşeyin temelinin aynı olduğunu görseydik...
Nasıl bir dünya oluşurdu?
Algılamalarımız, duygularımız ve düşüncelerimizin bizi yanılttığını anlamamak içten bile değildir.
Ve asıl üzücü olan, o frekanslar bütünlüğüyle bir ömür boyu savaşarak mücadele ederek ömür tükettiğimizdir.
Mistikler binlerce yıl önce "Alemlerin aslı hayaldir" sözü bugünkü bilimin gerçeklerini ortaya koymaktadır.

Kuantum Düşünce Felsefesi
Psikoloji bilimi ve bu alanda çalışan tüm bilim adamları, insanların hayata daha olumlu bakış açısıyla bakmalarını ve pozitif düşünmelerini önerirler. Bu nitelikli bir yaşam için en uygun olandır. Çünkü nitelikli bir yaşam herkesin ihtiyacıdır ve hakkıdır. Bu yüzden çok sayıda bilim adamı, 1990’ların ortalarında olumlu psikoloji yaklaşımını yaygınlaştırma yönünde çalışmalara başlamışlardır.
Olumlu psikolojinin hedefi, psikolojinin bir bilim dalı olarak yalnızca ruhsal bozuklukları düzeltmekle değil, olumlu niteliklerin yapılandırılmasına yönelmesini de sağlamaktır.
Olumlu psikolojinin öznel değerlendirmeleri şunlardır: Huzur, tatmin olma duygusunun gelişmesi, memnuniyetin artması, umut besleme, iyimser davranış ve düşünce, pozitif düşünme ve mutluluktur. 
Bireysel düzeyde incelemeler ise, sevme yeteneği, cesaret, başkalarıyla olan ilişkiler, duyarlılık, azim, affedicilik, özgünlük, ileri görüş, manevilik, doğal yeteneklerdir.
Toplumsal düzeyde incelemeler, sorumluluk, bakım, başkalarını düşünme, nezaket, ılımlılık, hoşgörü ve iş ahlakı yer alır. (*)
DeVos’a göre, pozitif düşünme bir lüks değildir, bir gerekliliktir.
Psikoloji ve psikiyatri bilimi, olumlu psikoloji çalışmaları, pozitif yaşam ve pozitif düşünce, zamanla kuantumun keşfinden ve kullanım alanlarının yaygınlaşmasından sonra, kuantum düşüncenin de önemi ortaya çıkmaya başladı. Çünkü kuantumda esas, enerji, etkileşim, çekim ve haberleşmeydi. Madde enerji bütünüdür ve bize bahşedilen en büyük özellik düşünce ise ve düşünce de bir enerji ise, düşüncelerimizle bizler, var olan her şey ile etkileşim halindeyiz. Ve sonuçta kuantum düşünce felsefesi günümüzde yer etmeye başladı.
Binlerce seneden beri var olan ve var olan tüm inanç sistemlerini de destekleyen pozitif yaşam felsefesinin ve pozitif düşünce sisteminin, çağımıza ve anlayışımıza daha uygun hale getirilmiş ve açıklanmış hali Kuantum Düşünce Felsefesini oluşturur.
Pozitif düşünce, sadece iyi ve iyimser düşünceden çok, kişiye, topluma, en uygun formatta olanı, en mantıklı ve en İHTİYACA uygun olanı belirlemek, tespit etmek, bunu hayata geçirerek yaşam alanı yaratmaktır. Yaşam felsefesini oluşturarak, düşünce ve fikirlerin bir enerji bütünü yaratıp, fiziksel alanda bunu desteklemektir.
Kavramsal olarak, ne isteniyor ise, İHTİYACA uygun ne ise o tespit edilir, basit ve yalın bir istek-düşünce-cümleleri oluşturulur ve düşünce sistemine yerleştirilir.
Zamanla bu formattaki (teknikteki)düşüncelerimiz, duygularımıza, isteklerimize, arzularımıza ve en önemlisi de hareketlerimize yön vermeye başlar. Kısacası, değişen düşünce sistemimizle doğru orantılı olarak fiziksel sağlığımızda da değişimler meydana gelir. Sağlıklı düşünce yapısı, fizik bedeni de sağlıklı kılar ve bunu destekler. Atalarımız boşuna, “sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur” dememişlerdir.
Pozitif düşüncenin, sadece iyi düşünce olmadığını, mantıklı olanın ve İHTİYACA yönelik en uygun olanın olması gerektiğini tekrar vurgulamak istiyorum. Çünkü bilim adamları, olumlu psikolojinin kişiler üzerinde “olumsuz” etki yaratabileceğinden de endişe etmişlerdir.
Pozitif düşünce, kuantum düşünce, kesinlikle “adam sende”cilik değildir, “boşverme” değildir. Nasılsa pozitif düşünüyorum, sağlığım yerinde olacak, her istediğim gerçekleşecek, her şey güllük gülistanlık olacak diye düşünülmemelidir. Unutmayalım ki, düşünce, davranış ile bütünleşirse ve gerekli çaba gösterilirse değer kazanabilir.
Pozitif düşünmek, pozitif davranmak, herkese iyi davranmak, gülücükler dağıtmak, her dediklerini yapmak anlamına gelmemelidir. Mantıklı olan ve İHTİYACA uygun olan ne ise o olmalıdır.
Yaptığımız davranışların sürekli olumlu ve pozitif olma düşüncesi yanlıştır. Yani bizler hayatımız boyunca her saniye pozitif olamayız. Olamadığımız için de kendimizi suçlamamalıyız.
Merkezde olduğumuz sürece, her şey ne kadar güllük gülistanlık iken, merkezden ayrıldığımızda her şeyin tersine döndüğünü düşünmek, ve artık hep böyle gideceği endişesine kapılmak yanlıştır.
Hayat inişler ve çıkışlar ile doludur. Her an pozitif düşüneceğiz derken de hayatı unutmamalıyız. Hayatı olduğu gibi ve olması gerektiği gibi yaşamak gerekir. Yoksa, hepimiz uzak çıkılmaz ulaşılmaz dağlara çıkar oradaki mağaralarda hayatımız boyunca olumlama yaparak pozitif kalabilirdik. O zaman dünya bu kadar çeşitli ve farklı yaratılmazdı. Önemli olan, hayatın içinde ta kendisi olabilmek ve kendimizi unutmadan, merkezden uzaklaşsak da, geri döneceğimizi bilerek yaşamak en doğru olan olacaktır. Mükemmel olan ruh varlığının, maddi dünyaya doğmasının, başka bir açıklaması olabilir miydi?
İnsan hep bir noktaya bakarak, dengede ve merkezde kaldığını düşünür. Oysa, dönen çark onu yavaş yavaş merkezden uzaklaştırır. Ve O hala merkezde kaldığını düşünmeye devam eder. Merkezden uzaklaştığına dair olaylar yaşamaya başlar ve bu olayların şiddeti zaman zaman doz artışı gösterir. Ta ki gözünü baktığı yerden ayırıp da gerçeği görene kadar... 



Kuantum Düşünce’nin Hayatımızdaki Yeri
Klasik fizikten farklı olan taraflarını, maddenin katı olmadığını hatta %99'unun ışık parçacıklarından, atom altı partiküllerden ve bu partiküller arasında boşluklardan, bu boşlukların çok güçlü enerji ve çekim kuvvetinden oluştuğunu, boşluklar arasında ışık hızından daha hızlı haberleştiklerini detaylı olarak aktardık.
Sıradan düşünce, sıradan kelimeler düşük frekanslı düşüncedir ve düşük enerjileri çeker.
Her şeyden önce, dönüp kendimize bakmalıyız:
Konuştuğumuz kelimelere ve aklımızdan geçen düşüncelere.
Ne türde düşünüyor ve aktarıyoruz?
Genelde tüm dünyada düşünceler ve konuşmalar, isyandan öteye gitmez.
Herkes, yaşadıklarına kızar, başına gelenlere üzülür ve dile getirir.
Her yaşanan olay, kişiye illaki bir şey anlatmak için meydana gelmez. İnsan, sürekli Neden Ben? Sorusunu sorar. Belki sen değilsin. Bütünün içinde Neden Ben sorusunu soran diğer parçan için, sen çekim alanına dahil olan, görev alan bir varlıksın. Bu yüzden sürekli talihsiz olaylar zinciri yaşadığını düşünmek, Bütüne hizmet etme vazifesini henüz daha benimsemediğimizi ve o bilince ulaşamadığımızı gösterir. Bu bilinç oluşana kadar çekim alanlarına dahil olacağımız da şüphesizdir.
"Batsın bu dünya", "Kahrolsun dünya", "Böyle Kadere...." "Keşke doğmasaydım" "Niye bunlar benim başıma geliyor" "Kör Talih" "Ne düşünsem oluyor, başıma geliyor" "Su içsem yarıyor" gibi öyle çok kelimeler tüketilir ki...
Hatta pozitif düşünen ve pozitif davranan insanlara da, sanki başka gezegenden gelmiş muamelesi yapılır. "Pollyannacısın" "Safsın" "Bu kadar iyimser olma, kazık atarlar sana" gibi yakıştırmalara maruz kalınır.
Tüm çocukluk boyunca, hep olumsuzluklarla büyütüldük.
"Yapamazsın", "Düşersin, "Tembel", "Kabiliyetsiz", "Üşürsün" "Hasta olursun", "Elleme, yapma etme"..... Sonra da "Benim çocuğum neden başarısız? Neden isyankar, neden bu kadar asi? nerde hata yaptım?" deriz.
Olumlu düşünmek, pozitif düşünmek öğrenilir ve öğretilebilir. Yani düşünce sistemimizi baştan inşa edebileceğimiz gibi (çocukluktan), sonradan da öğrenebiliriz. Önce düşünce sistemini yeniden ele alır ve olumsuz düşünceler yerine, olumlular konularak konuşmaya ve sonra da düşünmeye başlar.
Her düşünce sonradan eyleme dönüşecektir. Bu zamanla olacaktır. Hemen olmasını beklemek yersizdir.
Sonra hayallerini amaçlarına göre düzenler. Neyi istiyor ve arzu ediyorsa, sanki onlara şimdiden ulaşmış gibi net ve açık imgelemeler yapar. Nasıl biri olmak istiyorsa, onun gibi davranır.
Başlangıçta bu konuda biraz zorlansa bile, sonra yeni düşünce ve tavırlar alışkanlık haline dönüşür. Bilinçaltının olağanüstü gücünü kullanmaya başlar. Sezgilere ve ilhamlara açar kendini.
Bilinçaltının uyarılarına ve desteklerine kendini açar.
Bize bahşedilen en önemli insan olma özelliklerinden ve kullanıldığı zaman çok iyi bir enerjiye dönüşecek olan ALIŞKANLIK meselesi vardır.
ALIŞKANLIK'ın belli bir zamanı vardır, ve diyetlerde hatta bir takım özel çalışmalarda genelde vücudun 28 günlük bir alışkanlık süresi vardır. Enerji çalışmalarında da, uyumlama sonrası 21 günlük kendine enerji çalışması yapma zamanı verilir öğrencilere.
Bizler olumsuz ve bağımlılık yapacak her şeye alışkın durumdayız. Oysa, bu özelliği, olumlu yönde kullansaydık inanılmaz şeyler başarabilirdik.
Olumlu düşünceyi de beynimize şuurlu olarak alışkanlık haline getirmeliyiz.
Kuantum Fiziği'nde "Benzer Benzeri Çeker", ne düşünürsek o enerjiyi yayınlarız, auramızda kalır ve düşündüğümüz şeylerin kalitesine göre düşük ya da yüksek frekanslı enerjileri çekmeye başlarız.
Unutmayalım ki, kendimizi gözlemleyerek çok sonuçlara ulaşabiliriz.

Kuantum ve Yeni Çağ
Üçüncü bine başladık, 2000'li yıllardayız, ve artık bu çağa ‘Bilgi Çağı’ diyoruz. Bilgiler yenileniyor, yenilendikçe anlayışlar değişiyor, anlayışlar değiştikçe bizler değişiyoruz.
Artık bilgi ve bilim kavramlarına daha farklı bakıyoruz.
Eski klasik fizik anlayışının temelleri yavaş yavaş, kuantum'un keşfi ve ortaya konması ile yıkılmaya başladı.
Eskisi gibi bilgi ve bilim anlayışı materyalist ve mekaniklikten çıktı ve daha mistik ve spirit hal almaya başladı. Bunu yine kuantum fiziğinin ortaya konmasına borçluyuz.
Kuantum fiziği ve izafiyet teorisinin katkıları, sadece fizik bilimine değil, tüm bilim dallarına da benzer gelişmeler katmıştır.
Aynı zamanda enerji anlayışına katkılarından dolayı (her şeyin aslının enerji olduğunun keşfi), spirit (ruhsal) çalışmalara yönelimi arttırmaktadır.
Madde, enerji, neden-sonuç ilişkileri (determinist*), mistik anlayışlar, uzay, zaman, mekan, boyutlar gibi anlayışlarının değerlendirilmesi de farklı bir hal almaya başladı.
Yaşadığımız bu değişim, (1950'lerde başlayan bu değişim) Yeni Çağ daki Yeni Dünya İnsanlık Realitesi'nin oluşumuna katkı sağlayacak, köklü değişimler yaşayacağı bir çağ özelliği taşıdığını ispatlar durumdadır.
Kuantum fiziğinin anlaşılır hale gelmesiyle, toplumsal, ekonomik, zihinsel, duygusal ve ruhsal yönlerden değişimler kaçınılmaz olmaktadır.
Bu değişim süreci herkesi etkilemekte, en tutucu toplum tarafından bile görmezlikten gelinemez hale gelmektedir.
Evren tamamıyla kaotiktir. "En iyi bilinen mekanizma" diye nitelenen olaylarda bile, kaotik dinamiklerin rolünü göz ardı edemeyiz.
Herhangi bir taşı elimizden bıraktığımızda, yere düşerken, Andromeda galaksisindeki küçük bir meteorit, bizim taşımıza bir çekim kuvveti uygulamaktadır.
Ne kadar ilginç bir bilgi değil mi?
Evrendeki tüm maddeler, atom ve atom altı partiküllerin birbirleriyle, ışık hızından daha hızlı haberleştikleri ve etkileştiklerinden dolayı, etkileşirler. Ve en ufak bir hareketten tüm evrenin bilgisi olmaktadır.
Yani her şey etkileşim halindedir. Bu etkileşim, sadece dünya içerisinde değil, tüm evrende geçerlidir.
Ama elbette ki, bu değişkenlerin tümünü hesaba dahil etmek, insanın yapabileceği bir şey değildir. Bizim şansımız, ölçüm yöntemlerimizin, evrenin ince ve narin dokusuna göre oldukça kaba olması ve (evrensel etkileşimlere oranla) çok kaba sonuçlarla yetinebiliyor olmamızdır.Biz hesaplarımızı, kendimize göre yapabiliyoruz, çünkü, kütlelerle doğru, aradaki uzaklığın karesi ile ters orantılı vs.
Sistem bileşenleri, tüm etkileşimler göz önüne alındığında, bir olasılıklar yumağı içinde sürüklenir ve o anki kuantum durumu için geçerli olasılığa doğru bir "çökme" gerçekleşir. Yani artık kesin kurallar değil, olasılıklar söz konusudur.
Biraz anlaşılmaz gibi görünse de, bilmemiz gereken tek şey evrendeki her şeyin iletişim ve haberleşme halinde olduğudur.
Bu yüzden, evrene atılan her pozitif düşünce, pozitif davranış, diğer tüm var olanları da etkilemektedir....
Hiçbir yapılan boş değildir, boş yere yapıldığı düşünülmemelidir.
Bir soru sormalıyız kendimize: Evrenin muhteşem düzeninde, soyut ve somut evrenin tam ortasındayız. Neden kendimizi ayrı görüyoruz ve ne zaman bu bütünün içinde yer aldığımızın farkına varacağız? 
Bilgi, her yerdedir, evrenseldir, paylaşımı öngörür. Kainat (görünen ve görünemeyen evren) bilgi ile inşa edilmiştir, bizlerin özü bilgidir. Ve tüm evrene, tüm hücrelere, atomlara ve atom altı partiküllere nüfuz etmiştir ve Evren bu sayede organize durumunu devam ettirmektedir.
Bilgi tek bir kaynaktan yayılır. Biz varlıklara düşen onu uygulamaktır ve bilgi ile hareket etmektir. Ve naçizane yorumlamak kalır. Bilgi, paylaştıkça değer kazanır, önemi ve yeri artar. Önemli olan ne kadar fayda sağladığıdır. Bilgiye sahip çıkalım, koruyalım, paylaşalım ama sahiplenmeyelim, kendimize mal etmeyelim. Her şeyin özü BİR’dir.
Zihinlerde bir ışık sağlaması dileği ile. 
(Bu yazı metnindeki bazı alıntılara “alıntı” adı altında birçok paylaşım sitelerinde tesadüfen rastladım. Daha önce parçalar halinde, ruhsal konulu bir sitede  kendi ifadelerimle yayınlamış olduğumdandır ve oradan alıntı yapılmış olması muhtemeldir. Fakat bu yazı bütünlük arz etmektedir.)

NOTLAR:
 (*) Plank sabiti: Işık hızıyla hareket eden bir fotonun Planck uzunluğunu aldığı zaman olan 1.70863•10-45 saniye Planck zamanıdır.
Planck zamanı kadar sürede, ışığın aldığı yol "Planck uzunluğu" olarak tanımlanır. Bu uzunluk (Gh/2π•c3)½=10-33 cm ya da 1.61599•10-35
Işık hızı ya da pi sayısı gibi doğanın bir değişmezi, Planck sabiti de 1900 yıllarında, Max Plancktarafindan keşfedilmiş oldu.
(*) Entropi: Fiziğin en temel kanunlarından biri olan “Termodinamiğin İkinci Kanunu”dur. Doğruluğu teorik ve deneysel olarak kesin biçimde kanıtlanmış bir kanundur. Einstein bu kanunu bütün bilimlerin birinci kanunu olarak tanımlar.
(*) Takyon: hk. Bilgiler GenBilim sitesinden alıntı  yapıldı, yorumlandı.
(*) Determinizm: Neden-Sonuç prensibi. Bir fiil ve hareketin sebebi, başka bir fill ve hareketin sonucudur. Kaderimizi kendimiz, dış sebeplerin de etkisiyle Sebep – Sonuç Yasası içinde belirleriz. (Metapsişik Terimler Sözlüğü-Ruh ve Madde Yayınları)
(*) Buss, D. (2000). The Evolution of Happiness. American Psychologist.
     DeVos, R. (2001). Choose Optimism.
     Seligman, M. E. P., Csikszentmihalyi M. (2000) "Positive Psychology, An Introduction", American Psychologist.
Yazar: Kevser Yalçın 

Kuantum Bilgileri Işığında Rezonans

Yazar: Kevser Yalçın | Şubat 2010
Kuantum Bilgileri Işığında Rezonans
Uzun zamandır üzerinde inceleme yaptığım ve önemle durmaya çalıştığım bir konu var: Rezonans.  Kelime olarak bile söylendiğinde (ister yüksek sesle ister içinizden) anlamını taşıyor: Titreşim. Hem bilimsel yönden önemi büyük, hem de günümüzdeki bir takım ruhsal ve enerji boyutundaki çalışmalara açıklayıcı niteliğinde ışık tutan bir konu.  Kuantum keşfinden sonra önem kazanmaya başlayan Rezonans, bazı sırları, gizemleri açıklamada önemli rol oynuyor.
Mühendislikte "genliğin sonsuza gitmesi" deniyor. Periyodik olarak bir nesneye salınım uygulayınca, normal durumuna göre yaptığı yer değiştirme miktarı "genlik"tir. Eğer bu genlik o nesnenin doğal frekansına eşit olursa genlik sonsuza kadar artar işte buna REZONANS denir.
Frekans ise 1 saniyedeki titreşim sayısıdır. Her cismin, her maddenin, her organın, kısacası tüm sistemin bir frekansı vardır. Yani evren titreşen canlı bir organizedir. Böylelikle sabit gördüğümüz tüm madde âlemi titreşen canlı bir organizedir.
Şimdi, uygulanan kuvvetin frekansı, uygulanan nesnenin frekansı ile aynı olursa, frekansın büyüklüğü artar buna REZONANS denir.
Bu kadar teknik bilgi yeterli sayılır bence. Bir kaç örnek verip daha sonra asıl konuya gelmek istiyorum.
Yani fiziğin spritüellik ile nasıl bütünleştiğini anlamak adına. Kuantumun keşfinden sonra bu çok daha kolay oldu. Görünmeyen evrende olup bitenlerin keşfi, artık bir takım gerçekleri gözler önüne seriyor.
Rezonansa en büyük örnek Deprem olayıdır.
Depremlerde binaların yıkılmasına neden olan da rezonans olayıdır. Salınımlar binanın doğal frekansına eşit olduğunda, bina artan genliğe ve bunun neden olduğu gerilime dayanamayarak yıkılır.
Deprem pek olumlu bir örnek olmasa da, anlama bakımından en önemli açıklayıcı örneklerdendir.
Rezonansın hayatımıza çok büyük katkıları olan iyi yanları da var:
Elimizdeki radyo frekansı, radyo istasyonundaki alıcının frekansı ile çakıştığı vakit, genliğin artması sonucu, radyo yayını almaya baslar. Aynı şey, TV ve cep telefonları için de geçerli örnektir. 
Kuantum Düşünce Tekniğinin Temeli de Rezonansa Dayanıyor
Günümüzde popüler hale gelen ve binlerce yıldan beri pozitif düşüncenin günümüze uyarlanmış hali olan, Kuantum Düşünce Tekniği'nin amacı ve temeli de buna dayanıyor bir bakıma.
Belli bir düzen ile belli sayıda söylenen söz ya da üretilen düşünce sizi değiştiriyor. Düşünce sisteminize yerleşmiş sizi olumsuz yönde etkileyen bir takım takıntılı düşüncelerin, kalıpların yıkılmasına yol açıyor. Her düşüncenin bir frekansı var, siz tüm varlığınızla kabul etmiş olduğunuz ve hayatınıza geçirmeyi istediğiniz hayalleri, istekleri, planları cümle halinde ne kadar tekrarlarsanız, ne kadar güçlü imajine ederseniz, evrenin ruhu sevgi enerjisi ile REZONANS'a giriyorsunuz ve düşünce sisteminizdeki değişim, sizin kaderinizi değiştirmeye kadar  gidebiliyor. Hemen olmuyor ama zamanla değişim gerçekleşiyor. Eskilerin deyimiyle “kırk kere söylersen olur”, “iyilik yap denize at, kimse bilmese mevlam bilir” “iyi düşün iyi olsun” “hayırlı olsun”  pozitif düşünce kalıplarının bir bakıma açıklaması buna dayanıyor. Bu yeni bir şey değil, insanoğlu varolduğu sürece pozitif düşüncenin önemini destekleyen binlerce söz, deyim, kutsal metinler ve akışlara rastlamak mümkün. “”Sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse, dünya değişir” Şems-i Tebriz bunu bin yıl önce söylemiş. Gönlünün bunu istemesi ve değişmesi gerektiğini önemle vurgulamış. İnsanların gönülleri kalpleri değişmediği sürece de dünya değişmeyecek. 
İlahi Rezonans Durumu
Bu, edilen dualarla da ilgili. Bazı duaların belli sayılarda söylenmesi, duanın kabul görmesi ile doğru orantılıdır. Çünkü siz gerçekleşmesini istediğiniz ve bunu dua yoluyla Yaradan’a ilettiğiniz kelimeleri, benimsemiş ve tüm fizik hücrelerinize, düşünce sisteminize kabul ettirmiş oluyorsunuz. Yani tüm benliğinizle kabul ettiğinizin yayınını yani titreşimini yapmış oluyorsunuz. Bu titreşim benzer benzeri çeker kanunu vasıtasıyla İlahi Sevgi Titreşimiyle rezonansa geçiyor.
Kalp gözünün açılması, anlayışın değişmesi, Yaradan ile bütünleşme.... Zikir ile yapılan dualar ve Mantra ile yapılan meditasyonlar da bunlara örnektir... (bunlar bireysel olarak örnekler)
Ayrıca zikr’in beyin dalgalarını düzenleyici özelliği de vardır. Pozitif olumlu bir zikr, titreşim sayesinde beynin hücrelerini faaliyete geçirmektedir.
“Beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim” (Bakara 152)
Evrensel sevgi dönüşümünü, Yaradan sevgisinin varlıklar arasındaki iletişimini, titreşimini, en iyi açıklayan ayetlerden biridir. Kuantumun bilgileri ışığında rezonans bilgileriyle bunun ne kadar önemli olduğunu da anlamış oluyoruz.
Eskilerin el alma olayı, ya da günümüzde enerji boyutundaki şifa çalışmalarındaki uyumlanmaların temeli de,  siz karşınızdaki kişinin titreşimi, frekansı ile uzaktan ya da yakından, aynı rezonansa girdiğiniz için (niyet ve düşünce) uyumlanıyorsunuz. Frekans aynı, niyet aynı, düşünce aynı. Aynı rezonansta titreşimi, ritmi yakaladığınızda güçlü bir etki ortaya çıkıyor.
Frekanslar aynı ise, ve birden fazla ise birlikte titreşerek, diğer titreşimleri de etkiler ve çok güçlü bir REZONANS ortaya çıkar.
Sevgi evrende var olan en büyük rezonans örneğidir. Sevgi bir titreşimdir ve Yüce Yaradan’ın sonsuz sevgisi sayesinde evren varlığını sürdürmektedir.
Gerçek aşk, yani ilahi aşk da, bir rezonans durumudur. Huşu halinde olmak, transa girmek de, Allah’ın evrende var olan, her zerreye işlemiş olan yüce sevgi enerji ile rezonansa girmektir. Yani aynı titreşimsel ritmiyakalamaktır. O ritim yakalandığı ve sürekliliği sağlandığı sürece, ilahi aşkla dopdolu olunur.
İnsan o ilahi enerjiye, sevgi enerjisine ne kadar yoğunlaşırsa, düşüncelerini, bedenini ve ruhunu rezonans durumuna getirir.
Toplu meditasyonlar, dünya barışı için yapılan toplu eylemler, pozitif düşünce meditasyonları, ortak şifa çalışmaları, aşk, telepati, telekinezi.... bir orkestrayi dinlerken rezonansa geçmeniz...
Tüm bunların oluşması için, ortak titreşim ve bütünsel bir enerji alanının oluşması gerekir. Olmaz ise rezonans olmaz.
Yani rezonans boyutuna geçilmesi için, her cismin, her insanın, her düşüncenin ortak olması ve bütünlük sağlaması gerekir ki, enerji alanı oluşsun ve etki yapsın.
Düşünce bir enerjidir fakat yoğunlaştığı zaman maddeleşebilir. Bunu kullanan ya da kullanabilen insanlar (Uri Geller*), düşüncesini yoğunlaştırdığında karşısındaki cisim ile rezonansa girerek onu hareket ettirebilir eğip bükebilir...
Işınlama; maddeyi kimyasal çözündürmeye uğratmadan orijinal fizik yapısını koruyarak manyetik rezonans enerjisiyle maddenin atom-altı zerrelerinin enerjisine ait ‘n’ boyutunu belirleyen ana vibrasyon hızı üstünde değişiklik yaratarak maddeyi farklı bir zaman çerçevesi (fazı içerisine kaydırı ''gravitasyonel bir dalga sapanı etkisiyle'' uzaktaki alıcı kabine doğru rezonanssal bir çekim etkisi altında kaydırmaktır. gelecekte boyle bir zaman deliğinden ışınlanmak mümkün mü?

100 Maymun Deneyi
1952'de Koshima Adası'nda bilim insanları maymunların beslenmesi için kumların içine tatlı patates bırakıyorlar. Bu adanın maymunları da tatlı patatesin tadından hoşlanıyor ama yiyeceklerinin kumlu olması hiç de hoşlarına gitmiyor. Ama can boğazdan gelir diyerek kumlu da olsa tatlı patatesleri yemeye devam ediyorlar.
Bir gün, on sekiz aylık İmo isimli dişi maymun bu soruna bir çözüm buluyor, İmo, tatlı patatesleri en yakın su birikintisinde yıkayarak yemeyi akıl ediyor. Bu buluşunu annesine de öğretiyor, İmo'nun arkadaşları da patateslerini yıkayarak yemeyi öğreniyor ve kendi annelerine de öğretiyor. Bu yeni davranış biçimi bilim insanlarının gözleri önünde, yavaş yavaş maymunlar arasinda yayılıyor.
1952 ve 1958 yılları arasinda genç maymunlar, beslenmelerini daha zevkli hale getirmek için, kumlu tatlı patateslerini yıkamayı öğreniyorlar. Bu daha sağlıklı ve zevkli yeni davranış biçimini çocuklarını taklit ederek onlardan yeni bir şey öğrenen yetişkin maymunlar da kazanıyor. Yeniliklere açık olmayan, çocuklar ve gençlerden de öğrenilebileceğini düşünmeyen, kendi bildiklerini tekrar eden yetişkin maymunlar ise kumlu patates yemeye devam ediyor. 1958'in sonbaharında çok şaşırtıcı bir şey oluyor. Koshima maymunlarının bir kısmı (diyelim ki 99 maymun) artık patateslerini suda yıkayarak yemeyi öğrenmiş oluyor.
Bir sabah, gün doğarken yüzüncü maymun da patateslerini yıkayanlar arasına katılıyor. İşte o an her şey değişiyor. Aynı günün akşamı, adadaki hemen hemen tüm maymunlar, patateslerini yemeden önce yıkamaya başlıyor. Yüzüncü maymunun ilave enerjisi her nedense devrim yaratıyor!
Ama hikâye bitmedi. Bilim insanlarını şaşırtan asıl sürpriz, bu adayla doğrudan bir ilişkileri olmadığı halde, diğer adalardaki maymun kolonilerinin de aynı anda patateslerini yıkamaya başlamaları... Yeni bir düşünce ve davranış tarzı, toplumları oluşturan fertlerin belirli bir oranı tarafından benimsendiği an, bu yenilik, mesafenin önemi olmaksızın zihinden zihne aktarılabiliyor.

Belirli Sayıda Düşüncenin Değişim Enerjisi mi Etkili?
Yüzüncü Maymun Fenomeni, bilimadamları tarafından yapılan deneylerden biri. Tabii yüzüncü olması mı etken yoksa, doksan dokuz da yeterli mi bilemiyoruz. Yüz canlının oluşturduğu değişim enerjisi, diğer başka yerlerde benzer canlıları da etkilemesi çok ilginç. On sekiz aylık İmo isimli dişi maymun'un patatesi yıkaması düşüncesini de oradaki herhangi bir bilimin sanının beyninden telepatik olarak almadığı ne malum! Yani onunla rezonansa geçmiş ve bilgiyi almış olabilir.
Belki DNA zincirimizde bu kayıtlı. Böyle bir değiştirme gücü insanlara verildi. Belki bu yüzden tek bir canlının yaptığı değil, belli bir sayıdaki canlıların oluşturduğu değişim enerji alanı tüm canlıları etkiliyor. Bu değişim alanı rezonans yaratarak değişimi meydana getiriyor.
Fakat şu da gerçek ki, dünya üzerinde, YENİ yi getirip de önce aşağılanmayan, hor görülmeyen, hatta çok daha ciddi işkencelere maruz kalmayan bir insan görülmemiştir.
Dünya yuvarlak ve dönüyor diyen Galileo Galilei'nun trajik öyküsü, 366 yıl sonra Vatikan tarafından itibarinin geri iade edilmesi vb. gibi yüzlerce hayat hikayeleri.
Önce kabul etmeyen, sırt dönen, hatta uğruna savaşlar yapılan, daha sonra yüz binlerce insanın kabul ettiği öğretiler.
Bir kişinin değişimi diğerini ve yüzlerce insanın birbirini etkilemesiyle, diğer farklı bölgelerdeki insanların da bundan etkilenmesi.
Bu tamamen bize, enerji alanı içerisinde bir bütün'de yaşadığımızı gösteriyor. Bizler sadece 5 duyumuzla değil, görünmeyen enerji dalgaları içerisinde olduğumuzu etkileştiğimizi haberleştiğimizi anlatıyor. Atom altı partiküllerinin birbirleriyle ışık hızının 4 katı hızla haberleştiğini biliyoruz. Biz de atomlardan oluşan bir bütünsel varlıklarız.
Yüzüncü Maymun Fenome'ninde yüzüncü maymunun değişimi, başka adalardaki maymunların da bundan habersiz olarak aynı değişimi yaşaması, aynı hareketi yapmaları, dünyadaki bir çok soruya da cevap niteliği taşıyabilir.
Binlerce yıl önce dünyanın bir çok uzak mesafelerinde birbirlerinden habersiz toplumların oluşturdukları yapılar, piramitler, yaşayış tarzları, benzer tarafları, icatları arasındaki benzerliklere ışık tutacağına eminim. Burada matematiğin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Aslında matematik öyle derslerde korkulu hale gelen bir sistem değil. Tüm yaşayış biçimi, tüm evren, insan matematik ve rakamlar üzerine destekli.
DNA sarmalımızdan tutun, kromozom sayılarımıza, kan sayımlarımıza, kalp atış sayımıza kadar, her şey belli bir düzen matematik sayılarından ibaret. Biri eksik olsa, biri fazla olsa neler olduğunu bilebiliyoruz.
Bu yüzden, bu dünyada matematiğin bir düzen içerisinde çok önemli olduğunu görebiliyoruz.
Belli bir sayının üretilme aşamasında rezonans oluşturması değişime yol açabiliyor.
Bu yüzden 99 değil de 100. Bunu bilemeyiz.
Bilimsel araştırmalar her geçen gün, bunu bize kanıtlıyor.
Bu sadece maymunlarda olan bir durum değildir. Yapılan araştırmalarda, Ağustos böceklerinin ve kurbağaların da aynı ritmi yakalayarak seslerini birbirlerine koordine ederler. Bitkiler de birbirleriyle bilinçli titreşim halinde haberleşebilirler. Ve insanların ruh hallerinin yaydığı titreşimler onları büyük ölçüde etkiler. Bu bilimsel deneylerle ispatlanmış durumdadır.

Dünyanın Rezonansı Schumann Rezonansı
Evrenin her zerresinin bütünsel ya da  organizma durumunda frekansı, titreşme sayısı vardır demiştik. Dünyamızın da zemin temel frekansı, ya da kalp atışı vardır. Ve sayısı coğrafi bölgelerde farklılık gösterse de, ortalama ölçüm saniyede 7.8 devirdir. Askeri haberleşme sistemi bu frekans üzerine geliştirildi. Dünyanın titreşimi, insanlar üzerinde de oldukça etkilidir. Çünkü zaman, mekan anlayışlarımız, kavrama ve düşünce sistemimize büyük bir etkisi vardır. Biz zamanı, dünyanın titreşimine göre algılıyoruz. Fakat titreşimdeki değişiklik, zaman kavramımızı da büyük ölçüde etkiliyor. Eskiye dayalı, zaman kavramlarımızda değişiklik olduğunu hissetmeye başladık. Çünkü rezonansın yani titreşimin algılarımıza ve hislerimize etkisi çok önemli ve büyüktür. Ne kadar hızlı titreşme olursa o kadar süptil bağlantılarımız kuvvetlenir, algılarımız ve anlayışımız değişir, hislerimizde büyük ölçüde değişim meydana gelir. Çünkü bizler de atomlardan meydana geliyoruz. Dünyanın titreşimi, bizim de titreşimimizi etkilemektedir.
Son ölçümlerde dünyanın rezonansı, binlerce yıldan beri sabit olandan farklı olduğu görüldü. Ve son raporlara göre 11 devire ulaştı, yükselmeye devam ediyor. “Zaman hızlandı, gün bize yetmiyor” gibi yorumların açıklaması buna dayanıyor. Aslında gün 24 saat, fakat hissedilen 16 saat gibi. Titreşim ne kadar artarsa, soyut evrenle bağlantılarımız o kadar yakın hale geliyor. Ruhsallığa daha yakın bir insanlık. Yeni anlayışa sahip, dünyanın yeni titreşimsel boyutuna uygun çocuklar doğuyor. Bitkiler ve hayvanlar ise bu titreşime ayak uydurabilen canlılar. Çünkü dünya onlara ait, onlar dünya canlıları. Bizler ise dünyada yaşayan bir türüz. Dünya insanlar olmadan da var olabilir, yeni yaşam biçimleri ortaya çıkabilir. Fakat insanlar dünya var olmadan asla varolamazlar. Yaşayabileceğimiz en uygun gezegene, sanki bizim oyuncağımız muamelesi yapmaktan bir an önce vazgeçmeli, onun değişen durumuyla rezonansa girmeliyiz. Çünkü gezegenimiz kendini yeniliyor, değiştiriyor, değişime ayak uyduruyor. Artık biz insanların da bunu bir an önce anlaması ve uyum sağlaması gerekiyor.

Değişim Başladı!
Ekonomik kriz, küresel ısınma, çağın vebası haline gelen stres, teknolojinin gelişmesinin doğaya verdiği doğal zararlar, toplumsal sıkıntılar çağımızın en büyük sorunları haline geldi. Aslında bu sıkıntıları insan kendi kendine yaratıyor. Toplum yaratıyor. Ortaya korkutucu bir enerji titreşimi yayan düşünce atılıyor. Ve insanlar bundan korkuyor. Ortaya atılan düşünce titreşimi ile bir rezonansa giriliyor. Ve korkan insan sayısı arttıkça rezonans olayı daha da genişliyor ve ister istemez bir felakete sürükleniyorlar. Kıyamet korkusu, deprem korkusu, 2012 yılı korkusu, uzaylıların istilası korkusu, Grip korkusu, Kene korkusu, Ekonomik kriz korkusu, işsizlik korkusu vs.
Bu korkular ortaya atılıyor çünkü sistemin değişmesi istenmiyor. Herkes uykuda kalsın isteniyor. Sıkı sıkı tutunduğu şeyler onu uyutsun, rahatı yerinde olsun isteniyor. Ve insanlar eski sistem neyse ona sıkı sıkı tutunuyor. Ama değişim öyle hızla geliyor ki, her bir darbeyi sancılı hissediyoruz. Bundan 5-10 yıl önceye kadar vurdumduymaz davranabiliyorduk. Fakat değişim her canlının kapısını çalmış durumda.
Canlıların temel ihtiyacı nedir? Barınmak, Beslenmek, Neslin devamı (üremek)...
En çok korkulan şey : Aç kalmak ve  ölüm (dezenkarne)
Krizin ana temel noktası bu.
Aç kalmak korkusu. Ve ölüm korkusu.
Kimse aç kalmayacak aslında. Bu dünya tüm insanlara yeter ve dünya ana tüm insanları doyurur. Oysa, insanlık, aç kalma ve ölüm korkusu yüzünden, ağaçları kesiyor, ormanları yok ediyor, çevreye zarar veriyor, sonucunda da su bitiyor, teknoloji havayı kirletiyor, ekolojik sistem parçalanıyor sonucunda yine bize dönüyor. Ortaya kriz çıkıyor.
Bu değişimde herkes bir panikte. Acaba aç kalır mıyım? Acaba elimdeki mal varlığı yok olur mu? Param biter mi? Hastalanır mıyım? Herkes çığrından çıkmış, ben zarar görür müyüm? Paylaşırsam gelirim azalır mı? Ben iyi olayım da herkes ne hali varsa görsün endişeleri yaşıyoruz.

Sırların Sırrı Rezonans mı?
Tekrar konumuza geri dönecek olursak. Her şey bir enerji. Düşünce bir enerji. Madde bir enerji. Enerji hem titrer hem salınır. Evren titreşen salınan enerji bütünü. Ve her şeyin bir titreşme sayısı var. Örneğin insanlar 62-64 Hertz titrerler. Hertz, saniyedeki titreme sayısı demektir.  Organların da titreme sayıları bellidir. Ve işin ilginç yanı bir karaciğerin, böbreğin kalbin ne kadar titrediği biliniyor. Cihaza giriyorsunuz, bütün vücudunuzu tarıyor ve titreme sayılarının farklılığından, azalmasından sorun olduğu tespit edilebiliyor. İşte şifacıların da yaptığı bu. Elektriksel akımın geçmediği yerlerde sorun olduğu bazı hassas insanlar tarafından tespit edilebiliyor. Ve oraya şifa verme yöntemleriyle, yani elektrik geçmeyen titremesi farklılık gösteren organ ile rezonansa giriliyor. Ve şifacı belli düşünce ve niyet ile oradaki titreşimin eski haline dönmesini sağlayıcı şifa yöntemini uyguluyor. Şifa da aslında, niyet ile niyeti kabul eden arasındaki rezonanstır. Kabul ettiğiniz anda karşınızdaki insanın düşünce niyeti ile rezonansa girmiş oluyorsunuz ve iyi niyet titreşimleri alıyorsunuz. Zihniniz kabul ettiği anda olumlu etki yaratıyor ve benzer benzeri çeker kanunu işleme başlıyor. Ve rahatsız organ zamanla iyileşme durumunu gerçekleştiriyor
Elbette burada çok önemli bir durum var. Hasta organın titreşim ve rezonans sayesinde şifalanması durumu ne kadar gerçekleşse de, kişinin bunu kabullenmesinin uzun sürmesi gerekiyor. Çünkü yeniden rahatsızlanmak mümkün. Hastalıkların tekrarlanması, zayıflayan kişilerin tekrar eski kilolarına dönmesi, sigarayı bırakanların bir gün tekrar başlaması gibi olaylar gerçekleşmesi bundan dolayıdır. Düşünce yapısı değişmediği sürece, düşüncelerimizin olumlu düşüncelerle rezonans halinde olmadığı sürece bu devam etme olanağı taşır.
Rezonans yani titreşim sadece, organlarda, maddesel alemde işlemiyor. Hani eskilerin deyimi vardır etme bulma dünyası diye. Bir olay gerçekleştiğinde, o olayla ilgili olan kişilerin etkileri, evrende bir enerji alanı yaratıyor. Ve o enerji alanı asla kaybolmuyor. Çünkü var olan yok olmuyor, yok olan var olmuyor. Sadece dönüşüyor. Bunu artık herkes biliyor. Kaybolma yok sadece dönüşme var. İşte o enerji alanı kaybolmuyor ve titreşime devam ediyor. O olayın derinliği, insanların o enerji alanını düşünceleriyle beslemeleri ne kadar yoğun ise, olaya sebep olan kişilere etki etmesi de muhtemelen kaçınılmaz oluyor. Çünkü sebep sonuç yasası işliyor. Benzer benzeri çeker kanunu işliyor. Enerji bütünü, olaya sebep olanlara etki etmeye başlıyor. Ve işte o zaman diyoruz ki, etme bulma dünyası hali gerçekleşebiliyor. Yapan kişiye olmasa da, onun soyunu devam ettiren kişilere de etkileri dokunuyor.
Anadolu’nun pek çok yöresinde, evlerin duvarlarına mavi boncuk, nazarlık gibi cisimler asma adeti nereden geliyor? Acaba gerçekten bilinçli yapılmış bir adet midir? Çünkü eşyaların negatifi çekme (kem göz ya da olumsuz bakış) ve sonra da evde başka bir eşya ile rezonansa girerek bu enerjiyi yayma özellikleri artık biliniyor. Evinize gelen kişilerin sizin hakkınızdaki düşünceleri eşyalarınıza sinebiliyor. Ya da sizin o an ürettiğiniz olumsuz bir düşünce, biriyle tartışırken sarf ettiğiniz olumsuz cümleler düşünce formları, eşyalara sinebiliyor. Ve bu form dalgaları titreşerek mekanın enerjisi ile rezonansa girerek yayın yapabiliyorlar. Bu yüzden evlere, nazar boncukları, bereket duaları asılır, adaçayı otu ile tütsülenir ve olumsuz enerjilerden korunduğuna niyet edilir. Çünkü bu işlem yapılırken iyi niyet ile asılan dua ya da nazar boncuğu, orada olumlu bir enerji yayar. Siz bilmeden olumlu enerjiyi yüklediğiniz eşyayı kapı girişine ya da evin en görünür yerine koyarsınız. Tüm olumsuz enerjileri absorbe edecen, mekanla rezonansa giren olumlu titreşim yayılmaya başlar.
Aslında rezonans bir çok sırlı olaylara ışık tutuyor. Etme bulma dünyası, ah alma, lanetli yerler, lanetli eşyalar, maji, büyü, kem göz, nazar değmesi vs. gibi olaylara bilimsel olarak ışık tutabiliyor. Çünkü rezonansa girdiğiniz herşeyle etkileşim halindesiniz. Bu yüzden düşünce temizliğinden bahsedilir. Düşüncen ve niyetin neyse sen de O’sundur. Çünkü düşünce titreşir, ve titreşen tüm enerji bütünleri ile iç içesin. Rezonansa girdiğin vakit etkilenmen söz konusu olur. 
Bilimsel çalışmalar ilerledikçe, aslında maddeciliğe dayalı bilimin, ruhsallık ile nasıl bütünleştiğini görmek gerçekten çok güzel. Ve bilimin, kuantum alanındaki çalışmalar sayesinde, ruhsallığı ve bütünselliği, fiziki evrenin dışında, görünmeyen evrenin varlığına güngeçtikçe yaklaşması kaçınılmaz oluyor. Ve birçok bilinmeyenin, açıklanamayanın temeline açıklayıcı ışık tutuyor.
Her zaman rezonans halinde kalmak kolay değil hatta imkansızdır. Aynı tınıyı, aynı ritmi, aynı titreşimi, aynı rezonansta olma halini sürekli kılamayız. Herkesin bir hayatı ve yaşantısı vardır ve bunu devam ettirmek zorundadır. Önemli olan, bu bilgilerin, bizim anlayışımıza katkıları ve bilinmeyenlere, soru işaretlerine biraz ışık tutması, az da olsa açıklama getirebilmesidir. 
Rezonans bilgilerinin, anlayışınıza katkı sağlaması ve ışık tutması dileği ile.
Açıklamalar:
(*) Uri Geller, 20 Aralık 1946'da TelAviv'de doğdu israilli psisik. Kimilerince eşsiz bir medyom olarak nitelendirilir. Özellikle, psikokinezi yetenegi sayesinde gerçeklestirdigi, el degdirmeden metal bükme gösterileriyle taninmistir.
Kaynaklar:
1-     Kuantum Dokunuş Şifa Verme Gücü – Richard Gordon
2-     Eşyaların Gücü Kitabı-Jean Droin
3-     100 Maymun Fenomeni gen bilim sitesi alıntı.

HAYATIM DEĞİŞTİ

UYKUDA BİLE DİNLENEBİLECEK BİR TELKİN VİDEOSU

Untitled from atakans on Vimeo.


ÖZÜN SESİ

TAM VE BÜTÜNÜM GÜVENDEYİM. HERŞEY MÜKEMMEL BİR DÜZENDE VE BENİM GELİŞMEM İÇİNDİR BUNU BİLMEK BENİ HUZURLU KILAR.HER ZAMAN KENDİMDEN MEMNUM DÜŞÜNDÜKLERİMİ OLDUĞU GİBİ SÖYLER .KIRMAM VE KIRILMAM . BÖYLELİKLE AÇIK VE NET OLURUM..




HERKESİN KENDİNİ GÜVENDE HİSSETMEK İÇİN şeyleri ÖYLE YAPTIĞINI BİLİR KİMSEYLE ÇATIŞMAM BARIŞÇIYIMDIR.SINIRSIZ VARLIĞIMLA SINIRSIZ ÇÖZÜMLER OLDUĞUNU BİLİRİM.AKAN HAREKET EDEN ÇOĞALAN SONSUZLUK EVRENİNDE BENDE BOLLUK BİLİNCİYLE YERİMİ ALIRIM.

HAYAT BENDEN YANADIR
HER ŞEYİ ÖZGÜR BIRAKTIĞIMDA KOLAYLIKLA HALOLDUĞUNU BİLİRİM.
BU YÜZDEN BIRAKIR VE RAHATLARIM.BULUNDUĞUM YERDEN HALDEN VE ÇEVREMDEKİ İNSANLARDAN MEMNUNUM.HER AN VE HER İNSAN ÖNEMLİ VE ÖZELDİR.GERÇEK ANLAMDA KİMSENİN KİMSEYE KÖTÜLÜK YAPAMAYACAĞINI BUMERANG GİBİ KENDİNE DÖNECEĞİNİ BİLİR BU YÜZDEN BAĞIŞLARIM.

YANLIŞ YAPANIN SEÇENEKSİZ OLDUĞUNDAN ÖYLE YAPTIĞINI BİLİR ANLAYIŞLI OLURUM.ŞEYLERİN DERİNLEMESİNDE GERÇEĞİN KENDİSİNİ TÜM ÇIPLAKLIĞIYLA GÖRÜR SAYESİNDE OBJEKTİF OLURUM.

AYNI ZAMANDA BEN NASIL İSTERESEM ŞEYLERİN ÖYLE OLACAĞINI BİLİR DÜŞÜNÜR İSTER EYLEME GEÇER EVRENSEL ZEKANIN HAYAT BULMASINA KATKI SAĞLAYARAK VAZİFEMİ YAPARIM.

NEŞE VE COŞKUYLA ANDA YAŞAR ZAMANIN BEREKETLE ÇOĞALMASINI İZLERKEN YARATMA OYUNUNUNBİR PARÇASI OLDUĞUMU FARKEDERİM.

AKIŞA UYUM SAĞLAYARAK GERÇEĞİN NASIL OLSA ORTAYA ÇIKACAĞININ FARKINDA OLARAK GEÇİRGEN OLUR . HERKESİN KAZANDIĞI İLKE MERKEZLİ DÜNYAMDA ESNEK DOĞRULARI BULMAK ADINA YANLIŞLARINI DEĞİŞTİREN TEVAZU SAHİBİ BİRLEŞTİRİCİ YANIMLA FARKLILIKLARIN SİNERJİSİNİ KULLANARAK KUANTUM EVRENİNDEKİ VARLIĞIMI KABUL EDERİM.

BENDE VARIM VE OLURUM OLSUN O HALDE DİYEREK ÖZÜMÜN EGOYLA UYUMUNU KEYİFLİ DANSINI İZLERİM.

alıntıdır.

KUR'ANI ANLAMAK İÇİN ÖN BİLGİ


KURÂN'I ANLAMAK İÇİN ÖN BİLGİ from Ahmed Hulusi on Vimeo.